Yüzyıllık Hüzün-Bitmeyen Bir Hüzün- Elde Var Hüzün

Ana Sayfaya Geri Dön

“hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün”
Attila İlhan

Dizinin birinci sezonunu bitirince ilk aklıma gelen yüzyıllık hüzün oldu ve oradan da çağrışımla Türkiye’nin en iyi şairlerinden Attila İlhan’ın bu dizeleri aklıma geldi. Elde Var Hüzün…

Yüzyıllık Yalnızlık (İspanyolcaCien años de soledad), Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez‘in 1967 yılında Meksika‘ya ilk gidişinde yazdığı, başyapıt niteliğindeki romanı. ( bkz )

Yazar yaşarken bu romanını tüm tekliflere rağmen film yapmak istemese de varisleri Netflix için dizisini çekti ve şu anda “One Hundred Years of Solitude” ismiyle yayında. Etik bir tartışma yapamam ama izleyici olarak iyi ki bu dizi çekildi ve bu vesileyle roman ve hikayesi daha çok kişiye ulaşacak diyebilirim. Kitabın mesajının görsel bir gerçeklikte aslına uygun olarak dizi formatında resmedilmesi de çok etkili olmuş.

Marquez’in ailesinin desteğiyle Kolombiya’da çekilen dizinin yapımcılığını Kolombiyalı yapım şirketi Dynamo, yönetmenliğini ise Alex García López ve Laura Mora üstleniyor. Senaryoyu José RiveraNatalia Santa, Camila Brugés, María Camila Arias ve Albatrós González yazdı.( bkz )

“Yüzyıllık Yalnızlık” romanından ne zaman bahsedilse hemen “Büyülü Gerçekçilik” akımı ön plana çıkar.

Büyülü gerçekçilik: gerçekçilikte akılla çözümlenemeyen, büyülü olarak adlandırıp geçiştirilen olayları kapsayacak biçimde kurgusal gerçekliği genişleten bir edebi gerçekçiliktir.
Gerçek ve fantastik, alışılmış ve alışılmamış olanı bir arada kullanır. Fantastik veya alışılmamış olan, eserde büyülü bir hale dönüşür. Dolayısıyla, büyülü gerçekçilik, gerçek ve fantastiğin mükemmel oranda bileşimi olarak algılanmalıdır. Büyülü gerçekçi bir eser, doğal olan ile doğaüstü olanı okuyucuyu şaşırtmadan kaynaştırmalıdır.
Büyülü gerçekçi bir eserde doğaüstü, perilerle, cinlerle, hayaletlerle dolu masalların, destanların, efsanelerin ve halk hikâyelerinin yararlanılması sonucu mitsel bir geleneğin yansıması olarak ortaya çıkar. Bu mitsel yansımalar eserin fantastik kısmını oluşturur. Yani esere doğaüstü unsuru katabilmek için yerel folklordan yararlanılır.

( bkz )

“Yüzyıllık Yalnızlık” romanında olduğu gibi dizi de büyülü bir gerçeklik halinde. Yazar gibi çekilmiş bir diziyi, okur gibi sayfa sayfa izliyorsunuz. Bu büyük bir başarı.

Hikaye ve hikayedeki metaforları anlatım tarzı, insanlık tarihinin bir özeti gibi sanki. İlk insanları düşünün, önce bilinmezlere sonra merak ve keşiflere, liderliğe, toplum olmaya, örgütlenmeye dair bir belgesel gibi başlıyor. Nihayetinde insan olan her yerde olduğu gibi siyasete, savaşa, iktidar hırsına, güç sarhoşluğuna, baskıya ve en nihayetinde yok oluşa evriliyor.

İnsana dair duygular; cinsellik, aşk, şefkat, kıskançlık, kibir, aç gözlülük, özgürlük arayışı, sevilme isteği, öğrenme ihtiyacı, merak, istikrar ve düzen bağımlılığı, korku, keder, hüzün, … metaforlarla öyle güzel bezenmiş ki gerçek hayatta bile sürekli işaretler aramaya başlıyorsun.

Macondo’da yaşananları dünyanın hangi yüzyılına ya da hangi coğrafyasına koyarsan koy anlamlı bir benzerlik görüyorsun. Bu da eserin hala en çok basılan ve satılan kitaplar arasında kalmasını sağlıyor.

Dizi çok net bir şekilde, politika yapanların, sadece kendi çıkarı kadar diğerine olan saygısını ya da aslında saygısızlığını; iktidar-muhalefet, muhafazakar-liberal ekseninde güç ve hırs ile doğru orantılı bir yozlaşma senaryosuyla ortaya koyuyor.

“Biz düşmanız hem de ölümüne fakat daha büyük bir ortak düşmanımız var “adaletsizlik””
“Adaletsizlik hep çıkarlara göre taraf değiştirir general. Bu zamanda kelimeler … boş artık.”

İnsanın insana ettikleri akıl alır gibi değil. Aslında insan insanın cenneti olabilecekken cehennemi oluyor. Günümüzde her bir coğrafyada ayrı bir mücadele ve savaş var. Çocukların, sivillerin, masumların öldürüldüğü korkunç bir yüzyıl. Hangi yüzyıl bundan farklıydı ki!” Dizideki hikayeden çıkıp bir anda durup bunları düşünüyorsunuz. O kadar sahici.

“Kötülük dünyada değil, kişinin yüreğindedir.”

Hikâye hem bu kadar gerçek, basit, olağan ve doğal hem de bu kadar derin, anlamlı ve düşündürücü nasıl olabilir diyerek hayran kalıyorsun. Dizi sanki sayfa sayfa ilerliyor ve romanın ruhuna tam olarak uyum sağlıyor. Bu dizi aynı kitapta olduğu gibi yıllar boyunca izlenecek ve her izlenildiğinde farklı anlamlar keşfedilecek.

Beni en çok etkileyen olay örgülerinden biri “insanlarının evini istediği renge boyayabilmesi”, bu öğe, özgürlük göstergesi bir metafor olarak bir çok sahnede tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Birileri geliyor bütün duvarları maviye boyuyor, diğerleri geliyor kırmızıya boyayacaksınız diyor, farklılıklardan korkan bir dünya düzeni işte böyle büyülü bir gerçeklikte eleştiriliyor.

“Cepheler yoktu, askerler yoktu, korku nedir bilmiyorduk ve insanlar evlerini istedikleri renge boyuyorlardı.”

Karakterler de yaşadıkları olaylar neticesinde dönüşüyor dizide. Merak, bilim, dogmalardan kurtulma, felsefe, yeni hayat, eşitlik, özgürlük, aşk sonrasında gelen kaos, mücadele ve en sonunda ne için savaştığını bile unutma.

“Erkekler zamanla savaşa alışır ve nasıl kurtulacaklarını bilemezler.”

Bütün bu karmaşanın ortasında bir ana yüreği- Úrsula Iguarán, bu kadın bir Anadolu kadını deseler hiç yadırgamam. Tek derdi, ailesinin mutlu, doğru ve bir arada olması. Dizinin ilk bölümlerinde tek korkusu lanetli sandığı evliliğinden doğan çocuklarının canavar olmamasıydı. Her doğum yaptığında bebeklerini kontrol etti. Onlara baktı, besledi, eğitti. Kendi doğruları ekseninde herkesin karşısında durdu hem de korkusuzca.

Ursula 8. bölümde, dünyayı anlama aşığı hatta bu yolda mecnun olmuş eşine şöyle diyor: “Sen hep biliyordun José Arcadio, ön seziye gerek duymadan, politikanın veba olduğunu biliyordun.”

Bana göre dizinin baş kahramanı Úrsula Iguarán, Macondo’nun ve Buendía ailesinin koruyucu meleği.

Ursula hiç vazgeçmiyor, bu duruşa hayran olmamak imkânsız. Kararsız bir anda gelen bir sağduyu bulutu ya da aklıselim bir arabulucu gibi her kaosta ortaya çıkan ak sakallı dede ya da elinde değneği olan bir peri gibi Ursula.

Ursula vicdanımız belki de..

İlk bölümler biraz yavaş seyrediyor, bir bebeğin gelişimi gibi dünyayı tanımak ve anlamak yolculuğuyla ilerliyor lakin sabırla izlerseniz, son 4 bölüm insanın ruhuna öyle bir işliyor ki ne hikâyeden çıkabiliyorsun ne de sistemi ve hayatı sorgulamaktan vazgeçebiliyorsun. Hatta son bölümü ben iki defa izledim. O duygudan çıkmak istemedim.

 “Ölmek sanıldığından çok daha zor. Onun için gerçekti bu. Ecelin önceden belirlenebileceği inancı, ona gizemli bir bağışıklık, belirli süreler için ölümsüzlük getiriyor, Aureliano böylelikle savaşın en tehlikeli anlarında korkusuzca öne fırlıyordu. Yine bu nedenle, zaferden çok daha zor, çok daha kanlı ve çok daha pahalıya mal olan yenilgiyi kazanabildi.”

Dizi bitti ve ben insanlar neden böyle, kötülük niye var. Keşke kimse ölmese, neyi paylaşamıyoruz ki diye yakındım. Çocuk katillerine, silah satıcılarına, güç, iktidar ve para hırsıyla yapılan her türlü kötülüğe beddua ettim.

Keşke elimde sihirli bir değnek olsa ve onu salladığımda kötülük yok olsa, çocuklar ve onlar mutlu olduğu için de tüm insanlık mutlu, mesut, barış içinde yaşasa diye hayal kurdum.

Elbette bir idea bu. Herkesin mutlu olmasının mümkün olduğu bir dünya ideası.

Hayatı bir savaş olarak görmeden, yenilgi ya da zafere bakmadan sadece sevmek, sevilmek ve mutlu olmak ideası.

Kaç yüzyılın yalnızlığı ve kaç yüzyılın hüznü var bu evrende oysaki çağlar boyu mutluluğu arayan insan, onu bulup bulup her defasında kaybetmeye lanetlenmiş belki de.

Yüzyıllık Sorunsal: Mutluluk

“Sokrates’e göre yaşamın amacı ve herkesin yaşam boyunca peşinden koştuğu en yüksek iyi mutluluktur. Mutluluğa erişmenin yolu ise bilgidir; insana ve yaşama ilişkin bilgi, çünkü doğru bilgi insanı doğru eylemlerde bulunmaya götürür.”

“Aristoteles, tüm hayatımıza yayılan iyi olma durumu ya da hali olarak mutluluk der. Esasen ona göre mutluluk, bir durum ya da halden ziyade bir süreçtir, eylemlerimizin yöneldiği iyilerin elde edilmesinin tüm hayata yayıldığı bir süreçtir.” ( bkz )

“Sonra odasına girdiler, var güçleriyle sarstılar, kulağına avaz avaz seslendiler, burun deliklerine ayna tuttular, ama onu bir türlü uyandıramadılar. Çok geçmeden marangoz tabut için ölçü alırken, pencereden baktıklarında, minicik sarı çiçeklerin yağmur gibi indiğini gördüler.”

Dizinin İMDb puanı 8.6 ve ikinci sezonu 2025’te yayınlanacak.

İyi Seyirler

Dizi Kritik

Blogumuz, sürükleyici yapımların perde arkasını, oyunculuk performanslarını ve sosyal medyada yankı uyandıran olayları detaylı bir şekilde ele alıyor. Ayrıca, reality şovların çarpıcı anlarını ve dizi dünyasındaki yenilikleri sizinle paylaşarak gündemi yakalamanıza yardımcı oluyoruz.